Sydney’in batısında yer alan Powerhouse Parramatta, baş tasarımcı Moreau Kusunoki ve yerel mimarlık firması Genton işbirliğiyle tasarlanan bu yapı, 7 Kasım 5026 tarihinde kapılarını açacak. Bu açılışla birlikte, uygulamalı sanatlar ve bilimler alanında beş farklı sergiye ev sahipliği yapacak olan Powerhouse Parramatta, bölgeye yeni bir kültürel merkez kazandıracak.
Yapının ilk dikkat çeken özelliği, büyüklüğüyle uyumlu bir tasarım sunması. İki ana yapı, yan yana konumlanmış ve her biri derin bir yapısal dış cephe ile çevrili. Mimarlar, geleneksel düz cephe yerine, yapıyı dışa doğru hareket ettirerek, doğrudan sokağından okunabilen bir görünüm yaratıyorlar. Bu sayede yapı, yüksekliğinden ziyade, kendine özgü bir varlık gösteriyor.
Powerhouse Parramatta’nın cephesindeki dış katman, yapının önemli işlevlerini üstleniyor. Çelikten üretilmiş bu dış iskelet, tekrarlayan çapraz elemanlardan oluşuyor ve yoğun bir kafes oluşturarak yükleri taşıyor. Aynı zamanda, özellikle Sydney’in parlak güneş ışığında, batı cephesindeki yoğunluğu azaltarak güneş kontrolü sağlıyor.

Yakından bakıldığında, bu sistemin detaylı işçiliği dikkat çekiyor. Her bağlantı noktası ve her eleman kolayca görülebiliyor. Bu durum, yapının nasıl üretildiği ve bir araya getirildiği hakkında fikir veriyor. Bakım ekiplerinin yapının üzerinde hareket etmesi, ona hem ölçek hem de kalınlık hissi veriyor.
Powerhouse Parramatta, Western Sydney’deki Parramatta bölgesine önemli bir kültürel yapı kazandırıyor | fotoğraf: © Rory Gardiner

İçerideki en büyük avantaj ise hacim. Galeriler geniş ve açık olup, çok az kesinti var. Yapının iskeleti camın dışına yerleştirildiği için, iç mekan temiz kalırken aynı zamanda cephenin derinliği ve ritmiyle uyum sağlıyor. Işık, kafes yapısından süzülerek zeminlere düşüyor ve gün boyunca farklı desenler oluşturuyor.
Zeminler genellikle cilalı betondan oluşuyor, bu da ışığı yansıtarak dikkatleri sergilere çekiyor. Ziyaretçiler, uzun görüş hatlarına sahipken, mekanların oranları hem büyük enstalasyonlar için uygun hem de daha küçük eserlerin kaybolmasına neden olmuyor.
Dolaşım oldukça esnek olup, ziyaretçileri belirli bir güzergahı takip etmeye zorlamıyor. Bu durum, içerideki farklı programlara hitap ediyor. Ziyaretçiler, büyük bağlantılar aracılığıyla yukarı ve aşağı hareket ederken, şehir manzaralarına ve yapının içindeki diğer mekanlara bakabiliyorlar. Mimarların, küratörlere koleksiyonları ve sergileri zaman içinde uyarlayabilecekleri bir alan bırakmaya çalıştıkları anlaşılıyor.

İki ana yapı, dış cephedeki yapısal kafes ile tanımlanıyor | fotoğraf: © Iwan Baan
Bu yapıyı sıradan bir müzeden ayıran en önemli özellik, içerdiği çok yönlü işlevler. Galerilerin yanı sıra, sanatçılar ve araştırmacılar için stüdyolar, Lang Walker Family Academy’ye bağlı öğrenme alanları ve halka açık programlar için tam donanımlı bir mutfak bulunuyor. Bu durum, yapının tek amaçlı bir yapıdan ziyade, daha çok bir kampüs gibi işlev görmesini sağlıyor.

Zemin katta bulunan proje, peyzajlı bir kamu alanına açılıyor ve nehre bağlanıyor. Bu alanın gün boyunca erişilebilir olması önemli, çünkü bu bölgede kamusal alanlar sosyal açıdan büyük önem taşıyor. Yapı, bu alana yeterli boşluk bırakılarak, rahat bir kullanım imkanı sunuluyor.
Çevresel sürdürülebilirlik açısından, proje yüksek hedeflere sahip. İlk günden itibaren sıfır emisyonlu bir şekilde çalışması planlanıyor ve su toplama sistemleri ile enerji verimliliği ön planda tutuluyor. Dış cephedeki kafes yapısı da bu konuda rol oynayarak, ısı kazanımını azaltıyor.

Çelikten üretilmiş dış cephe, hem yapısal destek sağlıyor hem de güneş kontrolü sağlıyor | fotoğraf: © Nic Walker
Dış cephe, kullanılan malzemeler ve detaylar sayesinde bir araya getirilme şekli hakkında bilgi veriyor | fotoğraf: © Rory Gardiner
Kaynak: designboom
Bu gelişme hakkında düşüncelerinizi, donanım deneyimlerinizi veya sorularınızı Topluluk Forumumuzda paylaşın.
Foruma Katıl & Yanıtla ➔